Dürtü kontrol bozukluğu, bireyin zararlı veya istenmeyen davranışları gerçekleştirme dürtüsünü kontrol etmekte güçlük yaşadığı bir grup psikolojik bozukluktur. Bu tür bozukluklar, anormal alışkanlıklar olarak da adlandırılabilir çünkü sosyal, kültürel veya tıbbi açıdan kabul edilebilir olmayan davranışları içerirler. Dürtü kontrol bozuklukları, bireyin sosyal yaşamına, işlevselliğine ve genel sağlığına zarar verebilir.
Dürtü kontrol bozukluklarına örnekler şunlardır:
- Patolojik kumar: Kontrol edilemeyen kumar oynama dürtüsü, finansal ve ilişkisel sorunlara yol açabilir.
- Kleptomani: Bireyin, sahip olma ihtiyacı duymadığı eşyaları çalmak için kontrol edilemeyen dürtü yaşaması durumudur.
- Trichotillomania: Stres veya anksiyete nedeniyle kendi saçlarını yolma eğilimi, cilt tahrişi ve saç kaybına neden olabilir.
- Piromani: Bireyin, yangın çıkarma dürtüsünü kontrol edememesi ve bu eylemin ardından duyulan rahatlama veya tatmin.
- Kompulsif cinsel davranış: Kontrol edilemeyen cinsel dürtülerle belirginleşen ve bireyin sosyal, iş ve ilişkisel yaşamında sorunlara yol açan bir dürtü kontrol bozukluğu.
Dürtü kontrol bozukluklarının tedavisi, altta yatan nedenlere ve bireyin özgül durumuna bağlı olarak değişir. Psikoterapi, danışmanlık, destek grupları ve farmakolojik tedaviler gibi tedavi seçenekleri, dürtü kontrol bozukluklarının nedenlerini ve etkilerini ele almak için kullanılabilir. Özellikle bilişsel-davranışçı terapi (CBT) ve aile terapisi gibi psikoterapi yaklaşımları, dürtü kontrol bozukluklarının üstesinden gelmeye yardımcı olabilir.
Anormal davranış, genel olarak sosyal, kültürel ve tıbbi normlardan sapma gösteren ve bireyin işlevselliğini, uyumunu ve yaşam kalitesini olumsuz etkileyen davranışlar olarak tanımlanır. Anormal davranışlar, çeşitli psikolojik, fizyolojik ve çevresel faktörlerle ilişkilendirilebilir ve kişiden kişiye değişiklik gösterir.
Anormal davranışların bazı örnekleri şunlardır:
- Aşırı saldırganlık veya şiddet eğilimi: Başkalarına veya kendine zarar verme eğilimi gösteren bireyler, toplumda kabul edilebilir davranış normlarından sapma gösterir.
- Madde kötüye kullanımı: Alkol, uyuşturucu veya reçeteli ilaçların aşırı ve düzensiz kullanımı, bağımlılığa ve sağlık sorunlarına yol açabilir.
- Sosyal geri çekilme: Uzun süreli sosyal izolasyon ve iletişim eksikliği, bireyin sosyal işlevselliğini ve yaşam kalitesini olumsuz etkileyebilir.
- Halüsinasyonlar ve sanrılar: Gerçeklik algısının bozulması, şizofreni gibi psikotik bozukluklarla ilişkilendirilebilir ve bireyin günlük yaşamını etkileyebilir.
- Kompulsif ve obsesif davranışlar: Obsesif-kompulsif bozukluk (OKB) gibi anksiyete bozuklukları, bireyin yaşamını olumsuz yönde etkileyen tekrarlayıcı ve istenmeyen düşünceler ve davranışlarla karakterize olabilir.
Anormal davranışların tedavisi, altta yatan nedenlere, bireyin özgül durumuna ve belirtilerin şiddetine bağlı olarak değişir. Psikoterapi, danışmanlık, farmakolojik tedaviler ve yaşam tarzı değişiklikleri gibi tedavi seçenekleri, anormal davranışların nedenlerini ve etkilerini ele almak için kullanılabilir. Özellikle bilişsel-davranışçı terapi (CBT), psikodinamik terapi ve aile terapisi gibi psikoterapi yaklaşımları, anormal davranışların üstesinden gelmeye yardımcı olabilir.
Anormal deneyimler reaksiyonu (AER) veya anormal psişik reaksiyon, bireyin olağandışı veya sıradışı deneyimlere tepkisi olarak ortaya çıkan bir dizi psikolojik ve duygusal tepkiyi ifade eder. Bu terimler, genellikle paranormal deneyimler, duyusal algılama değişiklikleri veya yaşantılara bağlı olarak ortaya çıkan anormal davranışlar ve duygularla ilişkilendirilir.
Anormal deneyimler reaksiyonu, genellikle aşağıdaki gibi durumlarla ilgili olabilir:
- Halüsinasyonlar: Gerçek dışı duyusal algılamalar (görme, işitme, dokunma, koku veya tat alma) yaşama durumları.
- Sanrılar: Gerçek dışı inançlar veya düşüncelerle karakterize olan durumlar.
- Paranormal deneyimler: Telepati, psişik yetenekler, hayaletler veya diğer doğaüstü olaylara dair deneyimler.
- Dissosiyatif deneyimler: Bilinç, hafıza ve kimlikle ilgili kopmaların yaşandığı durumlar (ör. dissosiyatif kimlik bozukluğu).
Anormal deneyimler reaksiyonu, bireylerin yaşamlarında ve ilişkilerinde stres, anksiyete ve işlevsizlik yaratma potansiyeline sahiptir. Bu tür reaksiyonlar, altta yatan psikolojik veya nörolojik bozukluklar, stres, travma veya ilaçlar gibi faktörlerle tetiklenebilir.
Yaşanan kayıp veya yaşamı devam ettirme zorluğu ile ilişkili olduğunda anormal bir yas reaksiyonu meydana gelir. Anormal keder reaksiyonu örneğin yıllarca (dört yıldan fazla olmak kaydıyla) devam eden kederli olma durumu kişinin tüm duygusal yaşamı ve deneyimlerinin gölgede kaldığını varsayılmıştır. İlgili kişi genellikle sosyal izolasyona çekilir.
Anormal veya patolojik bir keder reaksiyonu, kişilerin uyum bozukluklarından biridir. Tip ve yoğunluk açısından, normal kültüre özgü bir keder reaksiyonundan önemli ölçüde farklıdır.
Bu durumda olan kişilerin çevresindeki kişilerden veya doktordan yardım alması gerekir. Kişinin bu durumla başa çıkabilmesi veya sosyal isolasyondan kurtulabilmesi için bu yardım gereklidir. Doktor kontrolünde antidepresanların uygulanması ilk adım olabilir. İkinci adım yada ek olarak psikoterapi önerilir.
Anormal keder reaksiyonu, bir kayıp ya da ölüm olayına (yas) verilen, beklenenden daha uzun süren, daha şiddetli ya da işlevselliği bozan bir tepki olarak tanımlanır. Keder, her bireyin yaşadığı normal bir duygusal süreçtir; ancak bazı durumlarda keder reaksiyonu anormal boyutlara ulaşarak, kişinin günlük yaşamını ve uyumunu olumsuz etkileyebilir.
Anormal keder reaksiyonunun bazı belirtileri şunlardır:
- Uzun süreli ve şiddetli duygusal acı: Kayba verilen normal tepkiden daha uzun süren ve şiddetli duygusal acı yaşama.
- İşlevsellik kaybı: Kayıpla başa çıkmak için sürekli mücadele ederken, iş, sosyal yaşam ve kişisel bakım gibi günlük yaşam alanlarında işlevselliği yitirme.
- Depresyon ve anksiyete: Kayıp sonrasında sürekli depresif veya anksiyete belirtileri yaşama.
- Suçluluk ve öz-yargılama: Kayıpla ilgili sürekli suçluluk, pişmanlık ve öz-yargılama duyguları yaşama.
- İzolasyon ve sosyal geri çekilme: Sosyal etkileşimlerden kaçınma ve kendini izole etme eğilimi gösterme.
Anormal keder reaksiyonunun tedavisi, bireyin özgül durumuna ve kaybın doğasına bağlı olarak değişir. Tedavi seçenekleri arasında psikoterapi, danışmanlık, destek grupları ve farmakolojik tedaviler bulunabilir. Psikoterapi yaklaşımları, özellikle bilişsel-davranışçı terapi (CBT), psikodinamik terapi ve aile terapisi, anormal keder reaksiyonlarının üstesinden gelmeye yardımcı olabilir.
Önemli olan, anormal keder reaksiyonu yaşayan bireylerin profesyonel yardım alarak, yaşadıkları duyguları ve zorlukları anlamalarına ve yönetmelerine yardımcı olmaktır. Bu sayede, sağlıklı bir yas sürecine geçiş yapabilir ve yaşamlarına uyum sağlamalarına yardımcı olabiliriz.
Anormal kişilik, bireyin sosyal ve kişisel işlevselliğinde ve yaşam kalitesinde bozulmalara neden olan, sosyal ve kültürel normlardan sapma gösteren ve sürdürülebilir, esnek olmayan davranış kalıplarına işaret eder. Anormal kişilik kavramı, genellikle kişilik bozuklukları ile ilişkilendirilir. Kişilik bozuklukları, insanların düşünme, hissetme ve davranışlarını yönlendiren kalıcı ve sıkıntılı kişilik özelliklerini tanımlar.
DSM-5 (Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders, 5th Edition) ve ICD-10 (International Classification of Diseases, 10th Edition) gibi tanı kılavuzlarında, çeşitli kişilik bozuklukları sınıflandırılmıştır. Bu bozukluklar, genellikle belirli bir düşünce, duygu ve davranış modeline göre kümelenir.
Kişilik bozukluklarının bazı örnekleri şunlardır:
- Paranoid Kişilik Bozukluğu: Başkalarına güvensizlik ve sürekli şüphe ile karakterize olan bir kişilik bozukluğu.
- Şizoid Kişilik Bozukluğu: Sosyal ilişkilerden ve duygusal ifadeden kaçınma eğilimi gösteren bir kişilik bozukluğu.
- Antisosyal Kişilik Bozukluğu: Başkalarının haklarına ve duygularına saygısızlık gösteren, yasalara ve sosyal kurallara uymayan bir kişilik bozukluğu.
- Borderline Kişilik Bozukluğu: Kararsız ilişkiler, duygusal dalgalanmalar ve kendine zarar verme eğilimi gösteren bir kişilik bozukluğu.
- Narsisistik Kişilik Bozukluğu: Kendini aşırı derecede önemseme, başkalarının ihtiyaçlarına karşı duyarsızlık ve sürekli takdir arayışı ile karakterize olan bir kişilik bozukluğu.
Anormal kişiliklerin veya kişilik bozukluklarının tedavisi, bireyin özgül durumuna ve bozukluğun tipine bağlı olarak değişir. Psikoterapi, danışmanlık ve bazen farmakolojik tedaviler gibi tedavi seçenekleri, kişilik bozukluklarının nedenlerini ve etkilerini ele almak için kullanılabilir. Özellikle bilişsel-davranışçı terapi (CBT), diyalektik davranış terapisi (DBT), psikodinamik terapi ve aile terapisi gibi psikoterapi yaklaşımları, anormal kişiliklerin üstesinden gelmeye yardımcı olabilir.
Anormal vücut duyuları, distezi olarak da adlandırılır ve kişinin hissettiği anormal, rahatsız edici veya hoş olmayan duyuları tanımlar. Distezi, sinir sisteminin anormal uyarılmasına bağlı olarak gerçekleşir ve genellikle hasarlı veya işlev bozukluğu olan sinirlerle ilişkilidir.
Anormal vücut duyularının bazı özellikleri şunlardır:
- Karıncalanma, yanma, batma, ağrı veya kaşıntı gibi duyular: Distezi, genellikle ciltte veya derin doku yapılarında hoş olmayan hisler olarak ortaya çıkar.
- Nedeni belirsiz veya tıbbi bir durumla ilişkili olabilir: Distezi, sinir sistemi hastalıkları, diyabet, periferik nöropati, multipl skleroz veya travma gibi çeşitli nedenlerle ortaya çıkabilir.
- Sürekli veya aralıklı olabilir: Anormal vücut duyuları, sürekli veya aralıklı olarak yaşanabilir ve bireyin yaşam kalitesini ve işlevselliğini etkileyebilir.
Anormal vücut duyularının tedavisi, altta yatan nedenlerin ve bireysel durumun değerlendirilmesine dayanır. Tedavi seçenekleri arasında farmakolojik tedaviler (örneğin, analjezikler, antikonvülsanlar veya antidepresanlar), fizik tedavi, psikoterapi ve stres yönetimi teknikleri bulunabilir.
Tedavi, altta yatan nedeni ele almayı hedefler ve anormal vücut duyularını azaltmayı veya kontrol etmeyi amaçlar. Örneğin, diyabetik nöropati nedeniyle anormal vücut duyuları yaşayan bir kişi için, kan şekeri kontrolünün iyileştirilmesi ana tedavi hedefi olabilir. Bu durumda, farmakolojik tedavilere ek olarak yaşam tarzı değişiklikleri ve diyabet yönetimi önemli bir rol oynar.
Anormallik, sosyal, biyolojik veya istatistiksel açıdan kabul edilen normlardan sapma olarak tanımlanır. Bu kavram, geniş bir yelpazede kullanılabilir ve fiziksel, zihinsel, duygusal ve davranışsal özelliklerle ilgili olabilir. Anormallik, insanlarda ve diğer canlılarda görülebilen doğal varyasyonun bir parçasıdır ve genellikle bir sağlık sorunu, bozukluk veya disfonksiyonla ilişkilendirilir.
Anormallik kavramının anlamı, bağlam ve perspektife bağlı olarak değişebilir. Aşağıda anormallikle ilgili bazı temel perspektifler ve özellikler sunulmaktadır:
- Sosyal ve kültürel normlardan sapma: Anormallik, sosyal ve kültürel olarak kabul edilen normlardan, beklentilerden veya değerlerden sapma olarak görülebilir. Bu durum, insanların davranışlarında, tutumlarında veya inançlarında meydana gelebilir.
- İstatistiksel sapma: Anormallik, bir özellik veya davranışın popülasyondaki yaygınlığına göre değerlendirilebilir. İstatistiksel olarak nadir olan özellikler veya davranışlar, anormal olarak kabul edilebilir.
- Biyolojik veya fizyolojik sapma: Anormallik, biyolojik veya fizyolojik işleyiş açısından normal kabul edilen sınırlardan sapma olarak görülebilir. Bu, genetik varyasyonlar, hastalıklar veya bozukluklar gibi durumlarla ilgili olabilir.
- İşlevsel sapma: Anormallik, bireyin günlük yaşamında, ilişkilerinde veya toplumdaki işlevselliğinde bozulmalara neden olan özellikler veya davranışlar olarak değerlendirilebilir.
Anormallik, genellikle tanı ve tedavi süreçlerinde kullanılan tıbbi ve psikolojik bozukluklarla ilişkilendirilir. Ancak, anormal olarak kabul edilen özellikler veya davranışlar, her zaman bir sağlık sorununu veya disfonksiyonu göstermez. Ayrıca, anormallik kavramının kullanımı, bazen önyargı, damgalama ve sosyal dışlanma ile sonuçlanabilir. Bu nedenle, anormallik kavramının, bireysel ve toplumsal bağlam içinde dikkatlice değerlendirilmesi önemlidir.
Anosmi, koku alma duyusunun tamamen kaybolmasıdır. Koku alma duyusu, yaşam kalitesi ve günlük yaşamda önemli bir rol oynar, özellikle yiyeceklerin tadını almak, tehlikeli maddeleri ve çevresel uyarıları algılamak için önemlidir. Anosmi, geçici veya kalıcı olabilir ve bir dizi nedenle ortaya çıkabilir.
Anosmiye neden olabilecek bazı faktörler şunlardır:
- Viral enfeksiyonlar: Üst solunum yolu enfeksiyonları (ör. soğuk algınlığı, grip) ve özellikle COVID-19 pandemisi sırasında yaygın olarak rapor edilen SARS-CoV-2 virüsü gibi viral enfeksiyonlar anosmiye neden olabilir. Bu durum genellikle geçicidir ve enfeksiyonun çözülmesiyle koku duyusu geri döner.
- Sinüzit ve nazal polipler: Burun ve sinüs iltihaplanması (sinüzit) veya nazal polipler gibi burun tıkanıklığına neden olan durumlar, koku almayı etkileyebilir.
- Travma ve baş yaralanmaları: Kafa travması, özellikle koku alma sinirlerine (olfaktör sinirler) zarar verdiğinde anosmiye neden olabilir. Bu tür yaralanmalar sonucu oluşan anosmi kalıcı olabilir.
- Nörodejeneratif hastalıklar: Alzheimer hastalığı ve Parkinson hastalığı gibi nörodejeneratif hastalıklar, koku alma duyusunda azalma veya kayıpla ilişkilendirilebilir.
- Doğuştan anosmi: Bazı bireyler, doğumdan itibaren koku alma duyusunu hiç geliştiremez. Bu durum, genetik faktörlerle ilişkili olabilir.
Anosmi tedavisi, altta yatan nedenlere ve şiddetine bağlıdır. Viral enfeksiyonlar ve burun tıkanıklığına bağlı anosmi genellikle geçicidir ve neden olan faktörlerin çözülmesiyle koku duyusu geri döner. Ciddi travma veya nörodejeneratif hastalıklar gibi kalıcı anosmi nedenleri için tedavi seçenekleri daha sınırlıdır ve semptomları yönetmeye odaklanabilir.
Anozognozi terimi, aslında „anosognozi“ olarak bilinir ve bir kişinin kendi hastalığı, bozukluğu veya eksikliğinin farkında olmaması durumunu tanımlar. Anosognozi, beyin hasarı veya nörolojik bozukluklar nedeniyle meydana gelebilir. Bu durum, özellikle inme, travmatik beyin yaralanması, Alzheimer hastalığı ve şizofreni gibi durumlarla ilişkilendirilmiştir.
Anosognozi, bir kişinin durumunu değerlendirebilmesi ve uygun tedavi ve bakım alabilmesi için önemli zorluklar yaratabilir. Ayrıca, hasta ve bakıcılar arasındaki iletişimi etkileyebilir ve tedavi uyumu ve yaşam kalitesini düşürebilir.
Anosognozi tedavisi, temel neden olan duruma ve şiddetine bağlı olarak değişir. Tedavi sürecinde şunlar yer alabilir:
- Eğitim ve bilgilendirme: Anosognozi olan bireyler ve aileleri için eğitim ve bilgilendirme, durumun anlaşılmasına ve kabul edilmesine yardımcı olabilir.
- Psikoterapi: Bilişsel-davranışçı terapi (CBT) ve gerçeklik terapisi gibi psikoterapi yaklaşımları, anosognozi olan kişilerin durumlarını ve yaşadıkları zorlukları anlamalarına yardımcı olabilir.
- İlaçlar: Temel nörolojik duruma bağlı olarak, ilaç tedavisi semptomları hafifletebilir ve durumun yönetilmesine yardımcı olabilir.
- Destek grupları: Anosognozi olan kişiler ve aileleri için destek grupları, yaşadıkları zorlukları ve deneyimleri paylaşma ve başkalarından öğrenme fırsatı sunar.
Anosognozi tedavisinde, tedavi ekibinin hastanın durumunu değerlendirmesi ve bireysel ihtiyaçlara göre uygun bir tedavi planı geliştirmesi önemlidir. Bu süreçte, hasta, aile üyeleri ve sağlık profesyonelleri arasında işbirliği ve iletişim esastır.