İki bileşenli bellek teorisi

İki bileşenli bellek teorisi, belleğin iki temel bileşenden oluştuğunu öne süren bir teoridir. Bu teori, genellikle 1960’lı yıllarda bilim insanları Richard Atkinson ve Richard Shiffrin tarafından geliştirilen Atkinson-Shiffrin bellek modeli ile ilişkilendirilir. Bu model, belleği üç ana bileşene ayırır: duyusal bellek, kısa süreli bellek ve uzun süreli bellek.

1. Duyusal Bellek (Sensory Memory): Duyusal girdilerin çok kısa süreliğine tutulduğu bellek türüdür. Görsel ve işitsel bilgiler, birkaç saniye boyunca bu bellekte saklanır. Duyusal bellek, çevreden gelen bilgileri filtreler ve önemli olanları daha ayrıntılı işleme için kısa süreli belleğe aktarır.

2. Kısa Süreli Bellek (Short-Term Memory) veya Çalışma Belleği: Bilgilerin birkaç saniye ile birkaç dakika arasında tutulduğu ve aktif olarak işlendiği bellek bölümüdür. Kısa süreli bellek, sınırlı bir kapasiteye sahiptir ve burada tutulan bilgiler ya unutulur ya da daha uzun süreli hafızaya aktarılır.

3. Uzun Süreli Bellek (Long-Term Memory): Bilgilerin uzun süreli olarak saklandığı bellek bölümüdür. Uzun süreli bellek neredeyse sınırsız bir kapasiteye sahiptir ve burada saklanan bilgiler, çeşitli biçimlerde (faktöriyel, prosedürel, duygusal vb.) uzun süreler boyunca muhafaza edilebilir.

Atkinson-Shiffrin modeli, belleğin nasıl işlediğine dair önemli bir temel sağlamış olmakla birlikte, bu modelin basitliği ve bazı yönlerinin güncel araştırmalarla desteklenmemesi nedeniyle eleştirilmiştir. Özellikle, kısa süreli bellek ve uzun süreli bellek arasındaki etkileşimlerin karmaşıklığı ve çalışma belleğinin yapısı gibi konular, sonraki yıllarda daha ayrıntılı olarak incelenmiştir.

İki faktörlü duygu teorisi

İki faktörlü duygu teorisi, duyguların nasıl oluştuğunu açıklamaya yönelik bir psikolojik teoridir. Bu teori, Stanley Schachter ve Jerome Singer tarafından 1960’larda geliştirilmiş olup, duyguların hem fizyolojik uyarılma (arousal) hem de bu uyarılmanın bilişsel yorumlanması olmak üzere iki bileşeni olduğunu öne sürer.

Teoriye göre, duygusal deneyimlerin oluşumunda iki adım vardır:

1. Fizyolojik Uyarılma: İlk olarak, bir uyaran karşısında fizyolojik bir uyarılma yaşanır. Bu, kalp atış hızının artması, terleme, adrenalin salgılanması gibi bedensel tepkileri içerebilir.

2. Bilişsel Yorumlama: Daha sonra, birey bu fizyolojik uyarılmayı bilişsel olarak yorumlar. Bu yorumlama süreci, kişinin mevcut durumu, geçmiş deneyimleri ve çevresel ipuçlarına dayanır. Örneğin, eğer bir kişi kalp atışının hızlandığını hissederse ve bunu tehditkar bir durumla ilişkilendirirse korku hisseder, eğer aynı fizyolojik uyarılmayı heyecan verici bir durumla ilişkilendirirse heyecan hisseder.

İki faktörlü duygu teorisi, duygusal deneyimlerin yalnızca bedensel tepkilerden değil, aynı zamanda bu tepkilerin nasıl algılandığı ve anlamlandırıldığından da etkilendiğini vurgular. Bu teori, duyguların karmaşık doğasını ve hem fizyolojik hem de psikolojik faktörlerin duygusal deneyimler üzerindeki etkilerini anlamada önemli bir adım olmuştur. Teori, ayrıca duyguların nasıl oluştuğunu ve yönetildiğini anlamak için psikoloji ve psikoterapi alanlarında kullanılmaktadır.

İki kutuplu (Bipolar)

İki kutuplu (bipolar) bozukluk, duygudurumun aşırı dalgalanmalarıyla karakterize edilen bir ruh sağlığı durumudur. Bu durum, genellikle „mani“ ve „depresyon“ olmak üzere iki farklı duygusal durum arasında değişimlerle kendini gösterir. Bipolar bozuklukta, kişi aşırı yüksek (mani veya hipomani) ve aşırı düşük (depresyon) duygudurum dönemleri yaşayabilir.

Bipolar bozukluğun iki ana tipi vardır:

1. Bipolar I Bozukluk: Bu tür, en az bir tam manik atakla karakterizedir. Manik ataklar sırasında, kişiler genellikle aşırı enerjik, huzursuz ve normalden çok daha yüksek bir aktivite düzeyine sahip olurlar. Bu dönemlerde gerçeklikten kopmalar (psikoz) yaşanabilir. Bipolar I bozukluğunda genellikle depresif ataklar da görülür, ancak bu atakların olması şart değildir.

2. Bipolar II Bozukluk: Bu tür, bir veya daha fazla majör depresif atak ve en az bir hipomani atak ile karakterizedir. Hipomani, maninin daha hafif formudur ve genellikle kişinin günlük işlevselliğini daha az etkiler.

Bipolar bozukluğun belirtileri şunları içerebilir:

– Mani sırasında: Aşırı enerji, azalmış uyku ihtiyacı, hızlı konuşma, uçuk fikirler, dikkat dağınıklığı, artmış risk alma davranışları.
– Depresyon sırasında: Derin üzüntü, umutsuzluk, enerji kaybı, ilgi kaybı, uyku ve iştah değişiklikleri, kendine zarar verme düşünceleri.

Bipolar bozukluk tedavisi, ilaç tedavisi (genellikle ruh halini düzenleyici ilaçlar, antidepresanlar ve antipsikotikler), psikoterapi ve yaşam tarzı değişikliklerini içerebilir. Tedavinin amacı, duygudurum dalgalanmalarını kontrol altına almak, atak sıklığını ve şiddetini azaltmak ve kişinin günlük işlevselliğini iyileştirmektir. Bipolar bozukluk, ömür boyu süren bir durum olabilir, ancak etkili tedavi ve yönetimle birçok kişi sağlıklı ve üretken bir yaşam sürdürebilir.

İkincil yapı

Biyolojik moleküllerin, özellikle proteinlerin ve nükleik asitlerin (DNA ve RNA) yapısında kullanılan bir terim olan „ikincil yapı“, bu moleküllerin belirli ve düzenli düzenlemelerini ifade eder. İkincil yapı, moleküllerin daha karmaşık üç boyutlu şekillerini oluşturan temel yapı taşlarıdır.

Proteinlerin İkincil Yapısı:
Proteinlerin ikincil yapısı, amino asit zincirlerinin belirli düzenlemelerini içerir. En yaygın ikincil yapılar alfa heliks ve beta yapraktır.

1. Alfa Heliks: Amino asit zincirinin sarmal bir yapı oluşturduğu düzenlemedir. Hidrojen bağları, heliksi stabil hale getirir ve bu yapı, proteinin elastik özelliklerini belirler.

2. Beta Yaprak: Amino asit zincirlerinin yan yana dizildiği, katmanlı bir yapıdır. Bu yapraklar arasındaki hidrojen bağları, yapının stabilitesini sağlar.

Nükleik Asitlerin İkincil Yapısı:
DNA ve RNA moleküllerinin ikincil yapısı, nükleotit baz çiftlerinin düzenlenişini içerir. DNA’nın ikincil yapısı, çift sarmal yapıdır. Bu yapıda, iki nükleotit zinciri birbirine hidrojen bağları ile bağlanır ve bir sarmal şeklinde bükülür. RNA’nın ikincil yapısı ise genellikle tek sarmallıdır, ancak bazı bölgelerde kendine özgü katlanmış yapılar oluşturabilir.

Proteinlerin ve nükleik asitlerin ikincil yapısı, bu moleküllerin biyolojik işlevlerini belirlemede önemli bir rol oynar. İkincil yapıların doğru şekilde oluşmaması, moleküllerin işlevsiz hale gelmesine veya hastalıklara yol açabilir. Örneğin, bazı protein katlanma bozuklukları Alzheimer ve Parkinson gibi hastalıklarla ilişkilendirilmiştir.